Geçiyoruz bu âlemden, sanki hiç var olmamışız gibi... Öyle bir gelecek an var ki, hiçbir hafızada adımız dahi kalmayacak. Dönüşü olmayan o gidişin adı ölümken; ey unutulmaya mahkûm olan insan, kim bilir hangi zamanın vedasında son bulacaksın?
Yürürken bu sözler dökülüyor dilimden. Karşılaştığım her yüze dikkatlice bakıyorum. Derin bir tefekküre dalan zihnime, gözlerim eşlik ediyor adeta. En fazla yüz yıl sonra noktalanacak olan bu hayatları seyretme görevini üstlenen gözlerime ve zihnime, kalbim de katılıyor sonunda. Kalbim, bu tefekkür sayesinde içinde barındırdığı tüm boş heveslere ev sahipliği yapmaktan vazgeçiyor. Sadece birkaç dakikalık bir düşüncenin eseri bu uyanış...

Tefekkür neticesinde oluşan bu uyanma hâli, hafife alınacak bir durum değildir. Aslında bu, dünyayla olan bağımızı gözden geçirmemiz için bir vesiledir. Çünkü dünyayla bağımızın mahiyetini kavradığımız vakit, ebedî olana verdiğimiz kıymeti de anlamış oluruz. Bu farkındalık, yaşam ve ölüm arasındaki dengemizi belirler. Hızla akıp giden zaman diliminde nefes alabileceğimiz, asıl gönderiliş amacımızı hatırlatan bir duraktır bu tefekkür.
Hayat ve ölüm dengesini kurma noktasında Müslümanların en büyük rehberi, Kur'an ve sünnet ışığında yaşayan Peygamber Efendimiz’dir (sav). Onun (sav) bizlere ulaşan sahih hadislerinden biri, durmamız gereken o hassas dengeyi çok naif bir şekilde izah eder.
Rasûlullah’ın kâtiplerinden Ebû Ribi’ Hanzala b. er-Rebî’ el-Üseydî, başından geçen bir hadiseyi şöyle anlatır:
“Bir gün Ebû Bekir’le karşılaştım. Bana: ‘Ey Hanzala, nasılsın?’ dedi.
Ben: ‘Hanzala münafık oldu!’ dedim. O: ‘Sübhânallah, sen ne diyorsun?’ diye şaşırdı.
Dedim ki: ‘Rasûlullah’ın huzurunda bulunuyoruz; O bize cenneti ve cehennemi hatırlatıyor, sanki onları gözlerimizle görüyoruz. Fakat O’nun huzurundan çıkınca hanımlarımızla, çocuklarımızla ve işlerimizle meşgul oluyor, çok şeyi unutuyoruz.’
Bunun üzerine Ebû Bekir (ra) şöyle dedi: ‘Vallahi biz de benzer durumlarla karşılaşıyoruz.’
Ben ve Ebû Bekir birlikte hemen Allah Rasûlü’ne koştuk. Huzuruna vardığımızda: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, Hanzala münafık oldu!’ dedim. Rasûlullah (sav): ‘O ne demek?’ diye sordu. Ben de durumu şöyle arz ettim:
‘Ey Allah’ın Rasûlü! Senin huzurundayken bize cenneti ve cehennemi hatırlatıyorsun, sanki onları gözlerimizle görüyoruz. Fakat yanından ayrılınca eşlerimizle, çocuklarımızla ve mesleğimizle meşgul oluyor, çok şeyi unutuyoruz.’
Bunun üzerine Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: ‘Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki; eğer siz huzurumdaki hâlinizi ve zikir üzere olma durumunuzu devam ettirebilseydiniz, melekler yollarda ve yataklarınızda sizinle musafaha ederlerdi. Fakat ey Hanzala, bir süre ibadetle, bir süre dünya işleriyle meşgul olunuz (ki dengeyi bulasınız).’ Bunu üç defa tekrarladı.” (Müslim, Tevbe 12)
Zaman geçiyor; geçerken beraberinde pek çok şeyi de sürükleyip götürüyor. Hayatın o kaçınılmaz sonuna, yani "ölüm" gerçeğine her an daha çok yaklaşıyoruz. Bir saniye sonrasına bile garantisi olmayan bizler; sadece dünya meşgalelerine dalıp hiç bitmeyecek bir hayat için çabalarken, ebedî olanı unutup fâni olana hapsoluyorsak bu neyin göstergesidir? Unutulmamalıdır ki dünya, ebedî olanı kazanmak için var edilen bir imtihan sahasıdır.
“O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” (Mülk, 2)
Peygamber Efendimiz’in (sav) tavsiyeleri ve Mülk Suresi'ndeki bu ayet, bizlere mümince bir duruşun ancak dünya ve ahiret dengesiyle mümkün olduğunu ihtar ediyor. O hâlde, derin bir tefekkürle kendimize sormamız gerekmiyor mu: Bu dengeyi kurabiliyor muyuz? Yoksa ebedî olanı unutup sadece fâni olanın telaşına mı kapıldık?
*Hüsna Dönmez | Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğrencisi
