“Ben kimim? Biz kimiz, neyiz? Nereden geldik ve nereye gidiyoruz?…”
Bunlar, çoğu zaman hayatın telaşı içinde geriye ittiğimiz, görmezden geldiğimiz sorular. Tıpkı değerini unutup toprağa gömdüğümüz eski bir eşya misali, bu sorulara vermemiz gereken kıymeti de dünyanın hengâmesine gömüyoruz. Oysa her kaçışta dönüp dolaşıp çarptığımız duvar yine aynı: Bir “benlik arayışı.”
Aslında bu amansız soruların ardındaki gerçek arayış, Yaratıcı’ya ulaşma çabasıdır. Benlik; insanın kendi gerçek özüyle, maskesiz ve yalın bir şekilde yüzleşmesi, üzerindeki o ağır dünya elbisesini çekip çıkarmasıdır.

Sahi, unvanlarımız elimizden alınınca bizden geriye ne kalır? Anne, baba, evlat, öğretmen, mühendis, doktor… Toplumun bize biçtiği, gururla sırtımızda taşıdığımız o süslü elbiseleri bir kenara bıraktığımızda, aynada geriye kalan kimdir?
İşte o vakit geriye sadece sade bir “öz” kalır. Unvanlar sustuğunda konuşan, çıplak bir benliktir. Anlarız ki benlik, kumaşı dünyadan biçilmiş o elbiselerde değilmiş; aradığımız her ne varsa tam olarak o gizli özdeymiş.
Tıpkı Hz. İbrahim’in o muazzam arayış hikâyesinde olduğu gibi… O da karanlıklar içinde önce yıldıza, sonra aya, en son güneşe bakıp “Rabbim budur” demişti. Ama her biri vaktini doldurup batınca, dış dünyadaki o görkemli elbiselerin sahteliğini anladı ve “Ben batıp gidenleri sevmem” diyerek yüzünü tüm evrenin ve kendi özünün Yaratıcısı’na döndü.
Hz. İbrahim’in gökyüzünde parıldayan o geçici varlıkları tek tek elemesi, aslında insanın hayat sahnesinde kendine biçtiği süslü unvanlardan tek tek soyunması gibidir. İnsan, dışarıdaki o parıltılı sahteliklerin batışını seyretmeden, kendi içindeki o sönmeyen “öz”e, yani Yaratıcı’nın üflediği ruha ulaşamaz. Kendini bilmek, batıp gidecek olanı değil, baki kalacak olan o özü bulmaktır.
Gerçek özüne kavuşan, aslında Rabb’ine kavuşmuştur. Kendini bilen, Rabb’ini bilir. Rabb’ini bilen ise dünyadaki varoluş anlamını kavrar. Yaratıcı’nın ona dünyada tayin ettiği yerin hikmetini anlar. Bütün anlamların aslına ermek, benliği bulmaktan geçer.
Yunus Emre’nin nasihat niteliğindeki şu dizelerinde söylediği gibi:
İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir, Sen kendini bilmezsin, Ya nice okumaktır!
Özü bulmak, bir gömleğin ilk düğmesini doğru iliklemek gibidir. İlk düğmeyi yanlış iliklersek her şey baştan yanlış gider. İnsanın kendi içindeki anlamı ve dünyadaki yerini dışarıda araması da tam olarak böyledir. Gerçek BENLİK özdedir; yani insanın ta kendisindedir.
Hacı Bektaş Veli’nin o zamansız dizelerinde dile getirdiği gibi:
“Hararet nardadır, sacda değildir, Keramet baştadır, taçta değildir, Her ne ararsan kendinde ara, Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değildir.”
O vakit, benliğimizi bulmak için dünyevi unvanlardan oluşan o süslü elbiseyi çıkarıp altındaki öze inme vaktidir.
*Hüsna Dönmez | Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğrencisi
